Mehmet Kıvanç Önder
1 Ağustos 1978 tarihinde İstanbul’da doğdum, 1997-2002 seneleri arasındaki 6 senelik Viyana macerası dışında da hep İstanbul’da oldum.
1985-1989 yılları arasında Şişli Terakki Levent İlkokulu’na gittim. Sınıf öğretmenim Nuran Kutluay’dı. Kafama 9 Voltluk pil yediğim gün de oldu ama Nuran Hanım belki de bugüne gelmemdeki emeği annem ve babamdan sonra en fazla olmuş kişidir.
1990-1997 yılları arası Karaköy’de geçti. Ama iyi bir amaç için… O muazzam tarihi Galata Kulesi’nin hemen yanıbaşındaki Avusturya Lisesi’nde okudum ortaokul ve liseyi. Kendi okulum olduğu için değil, öyle olduğu için söylüyorum: Eğer “eğitim” kelimesinden anladığınız “dünya insanı” olmak, entel değil de “entellektüel” olmak, sistematik ve metodolojik düşünmek ve yaşamak, Türklüğün yanına bir miktar da Avrupa insanı, ya da daha doğru bir anlatımla “Avrupalılık” nosyonunu katabilmekse, gidilmesi gereken okul Avusturya Lisesi’dir. Zor okuldur, eğitimi ağırdır, mezun ettiği pekçok kişiye arkasından okkalı küfürler ettirmeyi başarmıştır fakat ondan ne almak gerektiğini doğru anlayabilmiş kişiler için de ciddi bir nimettir. Çocuğuna okul seçme aşamasında olanlara tavsiye edilir. Sırf Viyana valsini öğretiyor olması bile başlı başına bir tercih sebebi olabilir kimileri için.
1997-2002 yılları benim Viyana yıllarım. Oldukça hayta ve keyifli geçen bu yıllar içerisinde ekonomi ve pazarlama eğitimimi aldım Viyana’da. Böylece Avusturya Lisesi’nde geçen 8 senenin ardından (4 sene ortaokul + 4 sene lise, bizde böyleydi) 6 sene de üniversiteyi eklediğimizde 14 senelik bir Avusturya kültürü haşırneşirliği sözkonusu. Viyana, ölmeden önce her insanın görmesi gerektiğini düşündüğüm bir şehirdir. Kimileri için birkaç günlük turistik bir şehirken kimileri için de bir ömürlük olabilir. Ben her ikisinin ortasında bir yerde duruyordum. Zaten sanırım bu sebepten dolayı 5 sene sonunda geri döndüm ama yıllar sonra hala hakkında birkaç satır yazıyorum.
Çok iyi derecede Almanca ve İngilizce, çeyrek porsiyon kadar da Fransızca biliyorum. Her üçünde de konuşma anlamında bülbülüm ancak sonuncusunda “dut yemiş bülbülüm”.
Çocukluk ve gençlik yıllarında muhtelif sporlarla uğraştım. Henüz ilkokula başlamamışken, artık aramızda olmayan (bkz. siyasi katakulliler) İ.Y.İ.K’te (İstanbul Yüzme İhtisas Kulübü) yüzmeye başladım. Sportif anlamda ilk ve tek altın madalyamı burada almıştım. Daha sonra basketbol, voleybol, tenis gibi sporları sürekli olarak yaptım. Şu anda ise aktif olarak uğraştığım bir spor ne yazık ki yok. Sanırım genlerimde spor yok, kodum bozuk.
Uzun yıllar piyano çaldım… Yanılmıyorsam 10-12 sene kadar. Sonra üniversite, yurtdışı derken rafa kalktı o da. Ama hala arasıra oturup eskilerden çaldıklarım oluyor. Piyano ile geçen yıllardan dolayı olsa gerek klasik müziği hala çok seviyorum. Kainatın derinliklerine kadar ulaşan yegane türün klasik müzik olduğuna inanıyrum hala. Favorim ise Bach ve Chopin. Viyana’ya kadar gidenler olursa, biraz daha yol yapıp Salzburg’a da uğramalarını tavsiye ederim, Mozart’a dair hemen herşey oradadır. Dönem itibariyle zamanına ve ruh halime göre hemen her türlü müzik türünü dinlemekteyim. Sadece müzikal estetik açısından sorguladığım “Heavy Metal” tabir edilen tarzı sevmiyorum. Heavy Metal’den kastım da birtakım adamların böğürdüğü, tuhaf sesler çıkarttığı alt kategori. Genel olarak müzik zevkimle ilgili kanıya Last FM profilimden sahip olabilirsiniz. Bu arada ciddi bir Zeki Müren hayranı olduğumu da belirtmeden edemeyeceğim. En içimi titreten parçası ise “Mihrabım Diyerek”.
Çalışma hayatıma dair detaylar LinkedIn profilimde mevcut olduğu için burada uzun uzun yer vermiyorum ancak genel olarak şunu belirtebilirim: Esas olarak reklam, Internet ve stratejik planlama-iş geliştirme kulvarlarında faal oldum. Fakat asla bir “Internet freak” olmadım. Internet dışında da çok çok önemli iş alanları olduğunu düşünüyorum. Geleceğin önemli bir kısmı Internet’te olabilir ancak asla “geleceğin kendisi” Internet’te değil. Bu tür Nostradamusvari tespitlerin sağlıklı olmadığına inanıyorum. Internet’le yaşıyorum ama Internet’te yaşamıyorum.
Fotoğraf çekmeyi ve sinemayı çok seviyorum. Hala aklımın bir kenarında “acaba kariyer olarak bu kulvarlara mı atlamalıyım?” sorusu var, çok fazla düşünmemeye çalışıyorum. Bazı işleri akışına bırakmak en güzeli. Uzun sürede oluşturduğum Flickr arşivimi bir hata sonucu yerle yeksan ettiğim için artık Picasa’da bu yola yeniden koyuldum. Henüz hava atabileceğim fotoğraflarımı yüklemedim Picasa’ya ancak dönem dönem kontrol edebilecekler için Picasa’daki profilimi paylaşıyorum.
Siyasi tarih hakkında okumak ve genel olarak yazı yazmak da çok keyif aldığım diğer alanlar. Bu konulardaki tavır ve duruşumu, görüşlerimi ve yazılarımı da zaten bu blogda takip edebilirsiniz zaman içerisinde.
Deniz, denizcilik, tekne, Göcek, balık ve rakı ise enerji, mutluluk kaynaklarım. Kalabalıkları sevmem, eğlence anlayışım daha ziyade sevdiklerimle birlikte güzel bir sofrada uzun saatler geçirip sohbet etmektir. Geleneksel gece hayatı ile olan bağım da bu kadardır.
Keyifli ve kaliteli yaşamayı severim, sevdiklerim için de fedakarlığımın sınırı olmaz.
Facebook profilim (ne yazık ki herkese açık tutmuyorum), Twitter hesabım burada, FriendFeed profilim ve e-posta adresim de burada: kivanconder [hop] gmail [nuhte] com
