Çeşme’nin acuru, Alaçatı’nın boncuğu

Posted on September 17th, 2009, by M. Kıvanç Önder

Pazar günü Çeşme’ye gideceğim birkaç günlük bayram tatili nedeniyle. Sonra da zaten sezonu tamamen kapatıyoruz gelecek Mayıs-Haziran’a kadar. Ama niyetim arada bir iki günlük kısa kaçamaklar yapmak.

Artık Çeşme’nin yazları, şu meşhur Alaçatı furyası çıktı çıkalı çekilmez oldu. Haşmet sağolsun, o kız çocuğuyla fingirdeştiği dönemde, entelliğinin zirve yaptığı cilalı taş devrinde habire yazardı “Alaçatı pazarındayım” diye. Gitmez olaydı…

Bugün ise Alaçatı esnafı bile (mesela sokağın başındaki berber) işleri yoğunlaşmış olmasına rağmen

huzursuz, “İstanbullular gitsin” diyor. Çünkü bazı yerlerin sukuneti, naifliği, bilinmezliği, oradaki kalitesiz kalabalığın

bırakacağı üç-beş kuruştan çok daha tercih edilir oluyor. Kaldı ki Alaçatı’ya gelenlerin de bir iki restorana hakettiğinin çok çok üzerinde paralar vermek dışında bir katkıları olmadığını da biliyorum… Ve ne yazık ki yazın her perşembe günü Facebook’ta status kısmına “Alaçatı tomorrow” veya türevi sözler yazan, ertesi gün de işten erken kaçıp, sezon başından ucuza aldığı kombine biletlerinden biriyle İzmir’e uçan kızlarımız, oğlanlarımız ne Çeşme’nin genelini, ne de Alaçatı’yı daha çekilir, daha özlenir kılıyor.

Umarım tez zamanda el ayak çekilir de eski huzurumuza kavuşuruz.

Evet, ben de İstanbul’da oturuyorum. Ama neredeyse 20 seneye yakın zamandır yazlığımız Çeşme’de. Sivilceli dönemlerin yaz mevsimleri orada geçti. Çeşme-Datça-Çeşme üçlemeleri olurdu, artık daha yerleşik düzen tercih ediliyor, Datça ajandadan çıkarıldı.

Aslında bilen bilir, eskiden Alaçatı diye bir fenomen de yoktu, pazara gidilirdi Alaçatı’ya sadece. Eskiden Aya Yorgi koyunda bir Fly Inn, bir de Paparazzi vardı. Alaçatı’nın ilerisinde de Seaside… Hepsi buydu… Ve o zaman daha mutluyduk.

Hep iddia ettiğim ve üzerine herkesle fikir çarpıştıracağım bir tespitim var: Bizim insanımızın asla rafine zevkleri olmamıştır ve olamaz da. Zira aristokrasinin olmadığı, burjuvazinin varlığının görülmediği toplumlarda rafine zevk de olmaz. Bu toplumların fertleri en fazla “mış gibi” yaparlar. Kahvenin iyisinden, şarabın kalitelisinden, restoranın güzelinden, yaşam zevkinin dolu dolu yaşanmasından, mimariden, sanattan, edebiyattan, klasik müzikten anlarMIŞ gibi yaparlar. Oysa zırnık anlamazlar. Ve kültürsüzlük bizde kültürdür. Cebe paranın girmesiyle ruha da zevk kırıntılarının katıldığını sanarız her nedense. Sanki her Paris’e giden, Fransız centilmeni olarak dönermiş gibi. Öyle olsa uzun bayram tatilleri ertesinde Atatürk Havalimanı Dış Hatlar Terminali’nin geliş salonunda takım elbiseli beyler, şapkalı hanımlar görmemiz, birbirine sürekli teşekkür eden, rica edenleri duymamız icap ederdi.

Oh la la, S’il vous plait Monsieur Tayyar… Bırakınız bagajınızı ben taşıyayım azizim.”

Alışmadık götte dun durmaz derler.

Durmaz…

Bekir Coşkun’un “göbeğini kaşıyan adamı” heryerdedir çünkü.

Umursamaz, kaygısız, gamsız, bilgisiz, zevksiz…

Medeniyeti, görgüsü, hayattan zevk alma yetisi, “kırmızı etle kırmızı şarap, beyaz etle beyaz şarap” klişesinin gidebildiği yere kadar ulaşan bir toplumun da, kendisine magazin ekleriyle dayatılan her mekanı, kasabayı, diyarı boktaki boncuk sanarak akın etmesinden daha doğal ne olabilir?

Eskiden pazarından domates, hıyar almaya gittiğimiz Alaçatı’nın sokaklarında bugün acurlar volta atmakta.

StumbleUpon.com

Tags: , , , , ,

Leave a Comment