Ege’yi sevmek

Posted on July 17th, 2009, by M. Kıvanç Önder

Ege, isminin kısalığına rağmen hikayesi en eski, en uzun bölgemizdir. Tarihinde aşk vardır, kan vardır, gözyaşı vardır, Anadolu medeniyetler tarihinin beşiği olma vardır. Ege’yi sevmek, Ege’yi dolu dolu ciğerlere çekebilmek kolay iş değildir. Ege’yi sevmek, hele hele öyle son dönemin sade suya tirit yazılar yazıp da kendisine “köşe yazarı” diyenlerin pompaladığı Alaçatı’yı birşey sanmak hiç değildir.

Ege ve Egelilik bir kültürdür. Egeli olmak için İzmirli, Manisalı, Muğlalı olmak da yeterli değildir, zira Ege’nin taşını, suyunu, toprağını ellemekle de Egeli olunmaz.

Diyoruz ya, Ege’yi sevmek zor iştir diye, evet öyledir. Herşeyden önce Ege insanını bilecek seveceksin. Ege’nin kokusunu seveceksin. Bandırma’da feribottan inip de Susurluk’ta, herkesin durduğu yerde durmakla kendini Ege’li saymayacaksın, salt buradan hareketle de Ege türküsü duyduğunda şahlanmayacaksın, efeleri bileceksin. Ege’yi bilmek için Trakya’yı bileceksin, Meriç’in ötesini bileceksin, Atina’yı, Helenistik dönemi bileceksin. Yazdan yaza Çeşme’ye, Bodrum’a gitmekle Egeli olunmaz. Egelilik adap işidir, yol yordam işidir. Öyle herşeye hemen kızmayacaksın, çünkü bileceksin ki Ege insanı sakindir, dingindir, hatta çoğu zaman da uyuşuktur, tembeldir, çalışmayı sevmez ve onları bu halleriyle seveceksin.

Çeşme moda olmazdan önce oralara gidip gelmiş olacaksın, karayolunu bileceksin, hatta şimdiki Çeşme otobanından önceki zamanları da bileceksin. Arabanı gemiye yükleyip İstanbul’dan İzmir’e gitmiş olacaksın 18-20, havaya göre, denizin doruluğuna göre bazen 24 saatte.

Edremit’i, Erdek’i, Ayvalık’ı bileceksin, zeytinini, şarabını tanıyacaksın. Cunda’nın yerel halk arasındaki adını da bileceksin. Ne Ayvalık’ta ne de Alaçatı’da, Çeşme’de dışı taş kaplı yapıyı “taş ev” sanmayacaksın. Bir bakışta tanıyacaksın gerçek taş ev ile “turistlere yapılan taş evi”.

İzmir Körfezi’nin leş gibi kokan zamanını bileceksin, İzmir’e doğru, Balçova’ya inerken tepede, giderken yolun solundaki, püfür püfür esen benzincide durmuşluğun olacak, orada hamburger yemişliğin olacak.

Kos’u, Sakız’ı, Midilli’yi bileceksin, sakız reçelini bileceksin. Öyle “İzmirliler simite gevrek, mısıra darı der, bir de üstüne kumru yer” demekle Ege’yi bilmiş sayılmazsın. Reci’s Cafe’yi bileceksin, Alsancak’ı, Karşıyaka’yı bileceksin, Mavişehir’de oturan arkadaşların olacak. İzmirli değilsen de İzmirli bir kızla çıkmışlığın olacak. Ve böylece herkesin aksine her gördüğün İzmirli kıza “hafif kız” muamelesi yapmamayı öğreneceksin. Ve daha da önemlisi Ege’yi alıp da tek başına İzmir’e indirgemeyeceksin. Efes’i sadece içtiğin biradan bilmekten fazlasını yapacaksın.

Mümkünse kanının bir kenarında, köşesinde “se parakulo” olacak, yeşil ya da mavi gözlü anneannen, babaannen olacak.

Akdeniz’i de bileceksin, “neetçen gari” diyenlerle konuşmuşluğun olacak.

Manisa’ya giderken yol kenarındaki Keskinoğlu tesislerinin gelişimine, büyüyüşüne yıllar içerisinde şahitlik etmişliğin olacak, “vay be, bu Yörsan kıç kadar yerdi, şimdi ne oldu” demişliğin olacak her geçişinde önünden.

Çandarlı’yı bileceksin, Datça’yı bileceksin, İçmeler’i, Turunç’u bileceksin. Datça-Bodrum feribotunu bileceksin.

Özetle diyeceğim o ki Ege öyle yazdan yaza sevilecek bir yer değil, dört mevsim seveceksin onu.

Rüzgarını seveceksin, itini, ayyaşını, kerhanesini, Ege’li arkadaşlarını seveceksin. Her bir şeyini seveceksin.

Özleyeceksin Ege’yi an be an…

Her gördüğün denizin karşısına geçip rakı çekmekle, “İzmir’İn Kavakları”nı duyunca içinde patlayan “uleeenn kendimi Süleyman Çakır gibi hissediyorum beaaa” gazına kapılmakla olmaz yani bu iş.

Biraz kültür işidir Ege’yi sevmek, Egeli olmak…

Zor iştir vesselam… Zor…

Ve en zoru da Ege’yi severken fazla sahiplenip sıkmayacaksın onu zira sergüzeşt ruhludur, sıkılgandır, delikanlıdır; boğmaya gelmez, sevgili gibidir, kadın gibidir. Seveceksin ama sırf kendinin sanmayacaksın…

StumbleUpon.com

Tags:

Please leave a comment

  1. MELTEM Says:

    ÇOOOK BEĞENDIM BU YAZIYI COOOK

Leave a Comment